Gulyabaniyi bir köşkün karanlık koridoruna yerleştirmek kolay. Uzun bir gölge, iri bir beden ve kimsenin açmak istemediği bir kapı yeter. Fakat bu yaratık o köşkte doğmadı. Adının gerisinde ıssız araziler, yolunu kaybeden yolcular ve kendini başka kılıklarda gösteren bir varlık bulunuyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanına geldiğimizde ise soru değişiyor: Karanlıkta gerçekten ne var değil, insanları karanlıkta tutmaktan kim yararlanıyor?

Bu yolculukta iki farklı hikâyeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Halk inanışındaki gulyabani, tek bir yazarın icadı değil. Hüseyin Rahmi’nin Gulyabani’si ise o birikimi kullanan, kendi kişileri ve çözümü olan bir roman. Burada romanın sonunu da konuşacağız; çünkü en ilginç tarafı, korkutucu görüntüsünün nasıl üretildiği.

Köşkten önce ıssız arazi vardı

TDV İslâm Ansiklopedisi, Arapça gūlü değişik biçimlere girerek yolcuları şaşırtan korkutucu bir varlık olarak ele alır. Türkçedeki gulyabani adında Farsça “biyaban”, yani çöl ve ıssız kır çağrışımı da bulunur. Bu yüzden kelimenin ilk mekânı, insanların bir arada yaşadığı evden çok, yerleşimden uzak alandır.

Yolunu kaybetme ihtimali burada yaratığın saldırısı kadar önemlidir. Yolcu, karşılaştığı şeyin görünüşüne güvenemez. Onu doğru yere götüreceğini düşündüğü varlık, tam tersine yolundan çıkarabilir. Gulyabaniyi yalnız iri, tüylü bir bedenle sınırlamak, bu aldatıcı yönünü gölgede bırakır. Aynı adın altında her anlatıda değişmeden duran bir canavar portresi yoktur.

Bir kır yolundan kapalı köşke geçtiğimizde aldatılma fikri yaşamaya devam eder. Yalnız tehlikenin aracı değişmiştir. Artık yanlış patikaya sapan yolcunun yerine, yaşadığı binayı anlayamayan biri vardır. Duvarın arkasında ne bulunduğunu bilmemek, karanlıkta yolun nereye çıktığını bilmemek kadar etkili olabilir.

Yazardan özellikle korkunç bir hikâye isteyen okur

Romanın mukaddimesinde “Bir Hanımnine” imzasıyla sunulan bir mektup vardır. Mektuptaki okur, bilimsel ve toplumsal açıklamalarla dolu bir metin değil, devamını merakla bekleyeceği cinli perili bir hikâye istemektedir. Yazarın işi, masalla roman arasında bir yol bulmak olacaktır. Bu bölümü gerçek bir okur mektubu olup olmadığını çözmeye çalışmadan, eserin okuruyla kurduğu ilk oyun olarak okumak mümkün.

Hüseyin Rahmi’nin verdiği cevap, gelecek olayların nasıl okunacağına ilişkin ipucu taşır. Cin ve peri görmediğini söyler; gördüğünü ileri sürenlerin hepsini bilerek yalan söyleyen kişiler saymadığını da belirtir. Bir deneyimi samimiyetle anlatmakla o deneyimin yorumunun doğru olması arasında daha başta mesafe açar. Sonradan Muhsine’nin yaşadıklarını değerlendirirken ihtiyaç duyacağımız ayrım budur.

Ardından kendisiyle de eğlenir: Geceleri yazarken sesler duyduğunu, sanki periler haklarında yazdıklarını beğenmeyip müsveddeleri götürmeye gelmiş gibi düşündüğünü anlatır. Sabah kâğıtları sayınca rahatladığını söyler. Böylece korkuya kapılan kahramanın karşısına hiç etkilenmeyen, her şeyi tepeden gören bir yazar koymaz. Yazdığı hikâyenin havası onu da içine almış gibidir.

Bu mizah okuru küçük düşürmeden anlaşma yapar: Ürkebiliriz, merak edebiliriz, bir sonraki sayfayı bekleyebiliriz; sonunda ise olanların anlaşılabilir bir açıklaması bulunacaktır. Dolayısıyla son bölümdeki çözüm eserin baştaki vaadine aykırı bir hile değildir. Yazar, korkutucu bir roman kuracağını ama onu aklın dünyasına geri getireceğini daha girişte duyurmuştur.

Muhsine köşke neden gidiyor?

Hüseyin Rahmi’nin kahramanı Muhsine, meraklı bir hayalet avcısı değildir. Geçinmek için hizmetçilik yapacaktır. Ayşe Hanım’ın aracılığıyla Yedi Çobanlar Çiftliği’ne doğru giderken, gideceği yerin adı bile onu ürkütür. Gerçekten yedi çobana hizmet edeceğini düşünür; Ayşe Hanım adın eskiden kaldığını açıklar. Daha yolculuk bitmeden bir kelimeyle bir görüntü arasında yanlış bağ kurulmuştur.

Arabacı da köşkün cinlerle, perilerle anıldığını söyleyerek korkuyu büyütür. Ayşe Hanım ise bu sözlerin abartıldığını ileri sürer. Muhsine’nin önünde henüz inceleyebileceği bir olay yoktur; başkalarının birbirine uymayan açıklamaları vardır. Okur, eve onunla birlikte girerken zaten söylentilerle hazırlanmıştır.

Bu başlangıç, romanın kahramanına haksızlık etmemek için önemli. Muhsine’nin kalmakla gitmek arasındaki seçimi, rahatça alınan bir macera kararı değildir. İşe, gelire ve güvenli bir yere ihtiyacı vardır. “Korkuyorsa neden çıkıp gitmiyor?” sorusu, romanın kurduğu toplumsal sıkışmayı görmezden gelir.

Henüz görünmeyen yaratığın koyduğu kurallar

Köşkte Muhsine’ye anlatılanlar, olağanüstü varlıkların varlığını tartışmaya açmaz; onlarla nasıl geçinileceğini öğretmeye çalışır. Hangi davranışın onları kızdıracağı, hangi söze uyulacağı ve gecenin nasıl geçirileceği konuşulur. Böylece korku, tek bir karşılaşmaya bağlı kalmadan gündelik hayatı yönetmeye başlar.

Romanın hem komik hem bunaltıcı sahnelerinden birinde Muhsine, gözlerini fazla kırpmaması gerektiği yolundaki öğüdü hatırlar. Buna uymaya çalıştıkça daha çok kırpar. Tehlike artık kapının arkasında değildir; kendi bedeninin en sıradan hareketi bile yanlış yapılabilecek bir şeye dönüşmüştür. Hüseyin Rahmi gülünçlüğü gösterir, ama karakterin çıkışsızlığını da hissettirir.

Öğütlerin çokluğu güven sağlamaz. Aksine, Muhsine her an başka bir kuralı ihlal ediyor olabileceğini düşünür. Doğaüstü güçlerin istekleri bilinmediği için, hiçbir davranış kesin güvence vermez. Kapıyı açmak da açmamak da korkutucudur. Roman, yaratığı bütün boyuyla göstermeden önce bu bekleyişi kurar.

Hasan’ın insan olduğunu anlamak bile kolay değil

Muhsine’nin Hasan’la karşılaşması hemen bir kurtuluş duygusu yaratmaz. Hasan kendisini çiftlikte çalışan bir insan olarak tanıtsa da Muhsine, onun bir başka görünüşe girebileceğinden şüphelenir. Çünkü köşkte öğrendiği açıklama her ihtimali içine alabilecek kadar geniştir. Birinin insan gibi görünmesi, bu düzenin içinde insan olduğunu kanıtlamaya yetmez.

Okur için tanıdık bir aşk hikâyesine dönüşebilecek yakınlaşma, Muhsine açısından kimlik bilmecesidir. Güvendiği sesin veya yüzün taklit edilebileceğini düşünür. Hasan’ın gelişi onu sevindirirken korkutur da. Romandaki cin anlatısı bu noktada yalnız dışarıdan gelen bir tehlike değil, insanlar arasında güven kurulmasını engelleyen bir düşünce hâline gelir.

Bu kararsızlık, sonradan ortaya çıkacak düzenekleri daha etkili kılar. Muhsine mantıksız olduğu için her şeyi yanlış anlamaz; elindeki bilgiler baştan düzenlenmiştir. Ona evin yapısı, insanların niyetleri ve geceleri olanlar hakkında doğru bilgi verilmemektedir.

Dev gövdenin altından çıkan tahta bacaklar

Çözüm bölümünde Hasan ve köylüler, korku gösterisini birlikte bozar. Gulyabani’nin olağanüstü boyunun altında tahta bacaklar ortaya çıkar. Büyük görüntü küçülür; korkulan bedenin, insan eliyle kurulmuş bir görünüş olduğu anlaşılır. Köylülerin gülmesi, birkaç dakika önceki korkuyla keskin bir karşıtlık oluşturur.

Ama roman yalnız maskeyi çıkarıp bitmez. Hasan insanları köşkün içine götürür ve olayların nasıl sahnelendiğini gösterir. Kapalı sanılan bir dolabın arka yüzü açılabilmektedir. İçine giren kişinin kaybolması için görünmez olması gerekmez; öte tarafta gizli bir geçiş vardır. Okur da köşkü ikinci kez, bu kez başka bir bilgiyle dolaşır.

Bu açıklama sahnesinin güzel yanı, soyut bir “hepsi yalandı” cümlesiyle yetinmemesidir. Aynı kaybolma hareketi yeniden yapılır; sonra mekanizması gösterilir. İlkinde cinlerin becerisi sanılan şey, ikincisinde binanın yapısına dönüşür. Bir olayı yeniden görebilmek, onun hakkında yalnız yeni bir iddia duymaktan farklıdır.

Konuşan duvarların arkasında ne var?

Köşkün farklı noktalarından gelen seslerin de maddi bir açıklaması vardır. Odalardaki küçük delikler, borularla başka bölümlere bağlanmıştır. Uzakta konuşan kişi, sesini tavanın veya duvarın içinden geliyormuş gibi duyurabilir. Ses gerçektir; ona verilen kaynak yanlıştır. Muhsine’nin ve hanımefendinin bir şey duymuş olmasıyla, duyulanın bir peri olması aynı mesele değildir.

Binayı sarsmak için hazırlanan düzenek de açığa çıkar. Böylece yalnız görüntüler değil, dokunulan ve bedende hissedilen korkular da sahnelenmiştir. Köşk, tek bir hilenin değil, birbirini destekleyen küçük düzenlerin birleşimidir. Gece ortaya çıkan bir figür, ardından gelen ses ve sarsıntı, aynı açıklamayı sürekli yeniden inandırıcı kılar.

Bu yüzden romanın sonundaki gezinti bir zafer turundan fazlasıdır. İnsanlar korktukları yerin işleyişini öğrenir. Kilitli sandıkları kapıların anahtarları, anlaşılmayan seslerin yolları ve kaybolmaların geçitleri vardır. Bilgi, soyut bir teselli olarak değil, elle gösterilebilen ayrıntılarla gelir.

Bütün bu zahmet ne için?

Köşkün sahibi zengin hanımefendinin Şevki ve Salim adlı iki yeğeni vardır. Romanın açıklamasına göre, istedikleri parayı ondan alamayınca mal varlığının yönetimini ele geçirmek üzere bir düzen kurmuşlardır. Kadının aklını yitirdiğine insanları inandırmak, bu planın parçasıdır. Geceleri korkutulan kadının gündüz anlattıkları da aleyhine kullanılacaktır.

Burada özellikle acımasız bir döngü oluşur. Hanımefendi gördüklerini ve duyduklarını söylediğinde, anlatısı akıl sağlığının bozulduğuna işaret sayılır. Oysa korkutulmasının amacı zaten böyle konuşmasını sağlamaktır. Şahitliği onu kurtarmak yerine daha da yalnızlaştırır. Korkunun üretilmesiyle korkuya inanan kişinin itibarsızlaştırılması aynı kişilerin işine yarar.

Roman hizmetçi kadınlara yönelen baskıyı da bu düzenin içine yerleştirir. Doğaüstü kimliklerin arkasına saklanmak, itirazı ve yardım istemeyi zorlaştırır. Dolayısıyla Gulyabani’nin yenilmesi yalnız hurafeye karşı aklın kazanması değildir; insanların üzerinde kurulmuş bir zorbalığın görünür olmasıdır. Hasan’ın tek başına bildikleri değil, köylüleri getirip herkesin önünde gösterdikleri sonuca ulaşır.

Son sahnede suçluların yetkililere teslim edilmesinin ardından Muhsine’yle Hasan’ın evliliği gelir. Köşkün çevresini bu kez gerçek insanların toplandığı bir düğün doldurur. Başlangıçta geceleri ne olduğu bilinmeyen, dışarıdakilerin uzak durduğu yer, topluluğun katıldığı bir mekâna dönüşmüştür. Binayı terk etmekten çok, binanın üzerindeki gizliliğin kaldırılmasıyla kapanış yapılır.

Bu değişiklik mimaride değildir; dolaplar ve odalar oradadır. Değişen, kimlerin anahtar taşıdığı ve içeride olup biteni kimlerin bildiğidir. Romanın sonunda köşkün yeniden yaşanabilir görünmesi, tehlikeli sayılan bir mekânın hikâyesinin de değişebileceğini gösterir. Korkunun adı silinmese bile onu besleyen düzen bozulmuştur.

Romanı kendisi okumak isteyenler için Türk Dil Kurumunun ücretsiz erişilebilen baskısı iyi bir başlangıç. Süleyman Yiğit’in baskı üzerine incelemesinde belirttiği gibi, Nilüfer Tanç’ın hazırladığı metin özgün dili koruyor; az bilinen kelimeler dipnotlarla açıklanıyor. Bu sayede yalnız olay örgüsünü değil, Muhsine’nin telaşlı sesiyle yazarın alaycı anlatımı arasındaki geçişleri de izleyebiliyorsunuz.

Yaratık uydurma diye korku da uydurma mı?

Romanı bitirince bütün korkuyu basit bir saflık hikâyesi olarak okumak eksik kalır. Muhsine gerçekten korkmuştur; hanımefendi gerçekten baskı altındadır. Yanlış olan, yaşadıkları sıkıntının varlığı değil, ona yüklenen doğaüstü açıklamadır. Hüseyin Rahmi’nin oyunu burada güçlenir: Gulyabani ortadan kalktığında geriye hafif bir şaka değil, ağır insan davranışları kalır.

Eserin başındaki korku beklentisi de sonundaki çözümle konuşur. Yazar, cinli perili hikâye isteyen okurun merakını kullanır; sonra o merakı köşkün arkasını görmeye yöneltir. Bir korku romanını okurken önce figürün ne zaman çıkacağını bekleriz. Burada sonunda asıl soru, o figürü çıkarmaya kimin ihtiyaç duyduğudur.

Gulyabani bu yüzden yalnız eski bir canavar adı olarak yaşamaz. Issız yolda yön şaşırtan varlık, romanda insanın kendi evinde gerçeğe ulaşmasını engelleyen bir görüntü olur. Tahta bacaklar ortaya çıktığında boyu küçülür; fakat hikâyenin anlattığı tehlike küçülmez. Korkutucu olan artık karanlıktan çıkan dev değil, karanlığı başkası için özellikle hazırlayan insandır.

DOSYA NOTU

Bu içerik alternatif bir iddianın kültürel izini sürer; bilimsel kanıt iddiası taşımaz.

OKUMA KAYDI

Bu dosyayı tamamladın mı?

İşaretlediğinde bu tarayıcıda okuduğun dosyaları ve seri ilerlemeni hatırlayacağız.