Türkiye’de bir gölün adını duyunca akla önce manzaranın değil bir canavarın geldiği dönem vardı. Van Gölü, doksanlı yıllarda uzaktan çekilmiş görüntülerin, kıyıda görüldüğü söylenen karaltıların ve suyun altında ne bulunduğu sorusunun merkezine yerleşti. Hikâyeyi hatırlayanların zihninde çoğu zaman tek bir sahne var: kocaman bir su yüzeyi ve üzerinde ne olduğu seçilemeyen koyu bir şekil. Oysa anlatının geçmişi televizyon haberlerinden çok daha eskiye uzanıyor.

Burada ilginç olan yalnızca gölde bilinmeyen bir hayvan bulunup bulunmadığı değil. Bir bölgenin eski ejderha rivayetleri, gazete haberi, dalış çalışmaları ve turizm dili aynı isim etrafında nasıl toplandı? Bu izleri birbirinden ayırdığımızda canavar küçülmüyor; hikâyenin kendisi daha anlaşılır hale geliyor.

Doksanlardan önce: 1889’da basılan korkutucu haber

Mustafa Gürbüz Beydiz’in Van Gölü Canavarı üzerine yaptığı kültürel inceleme, 29 Nisan 1889 tarihli Saadet gazetesinde yayımlanan bir habere işaret ediyor. Aktarılan olayda göl kıyısındaki bir yolculuk sırasında suya yaklaşan bir adamın bilinmeyen bir canlı tarafından çekildiği anlatılıyor. Arkadaşlarının müdahalesi, kıyıda yakılan ateş ve yaratığın olağanüstü hareketleri, metni sıradan bir boğulma haberinden ayırıyor.

Bu kayıt iki farklı biçimde okunabilir. İlki, anlatının yirminci yüzyıl sonunda sıfırdan icat edilmediğini göstermesidir. İkincisi ise çok daha iddialı olan, gazetenin bilinmeyen bir türü belgelediği düşüncesidir. Birincisi için yayımlanmış bir anlatının bulunması yeterlidir; ikincisi için hayvanın ne olduğu, tanıklığın nasıl doğrulandığı ve bağımsız bulgular gerekir. Gazete sayfasının varlığı, içindeki bütün ayrıntıları kendiliğinden doğrulamaz.

Üstelik bu eski metni bugünkü haberlerle yan yana koymak, aralarında kesintisiz bir tanıklık zinciri kurmaz. Arada uzun boşluklar var. Aynı gölde korkutucu bir varlıktan söz edilmesi ortak bir mekânı gösterir; aynı hayvanın nesiller boyunca izlendiğini değil.

Evliya Çelebi’nin ejderhası gerçekten gölde miydi?

Daha geriye gidildiğinde bu kez Evliya Çelebi’nin Tatvan ve çevresine ilişkin aktarımlarıyla karşılaşıyoruz. Ejder Okumuş’un Seyahatnâme üzerine incelemesinde Süphan Dağı, Hz. Ali ve bir mağarayla ilişkilendirilen ejderha rivayetleri yer alıyor. Anlatının bir bölümünde genç ejderhanın bir mağarada tutulması söz konusu. Evliya’nın aktardığı ziyaret de görerek teşhis ettiği bir göl hayvanı değil, mağarada duyulduğunu söylediği seslerle ilgili.

Bu ayrıntı önemli: “Evliya Çelebi de Van Gölü Canavarı’nı gördü” dediğimizde farklı bir hikâyeyi modern başlığın içine sıkıştırmış oluruz. Seyahatnâme’deki çevre, kutsal kişiler ve olağanüstü varlıklar arasındaki ilişki, bugünkü zoolojik bir gözlem raporundan başka bir dünyaya ait. Metin bize bölgenin hayal gücü hakkında çok şey söyler; modern canavar dosyasına doğrudan fotoğraf yerine geçmez.

Yine de bu eski anlatıların bugün hatırlanması tesadüf değil. Yeni bir söylenti ortaya çıktığında insanlar onu tanıdıkları hikâyelerin yanına yerleştiriyor. Dağın ejderhası ile gölün canavarı aynı varlık olmasa bile, suyun ve derinliğin sakladığı güçlü bir canlı fikri aralarında kolayca köprü kurabiliyor.

Bir söylenti nasıl ülke gündemine dönüştü?

Doksanlı yıllardaki heyecan yalnızca kulaktan kulağa dolaşan bir hikâye olarak kalmadı. Sahil Güvenlik dergisinin Şubat 2022 sayısındaki bir dalış yazısı, anlatıcının gölle ilk karşılaşmasını 10 Kasım 1995’e ve canavar haberlerinin ardından Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu ekibiyle bölgeye gelişine bağlıyor. Bu küçük tarih, dönemin atmosferini somutlaştırıyor: suyun altında ne olduğunu görmek için gerçekten yola çıkan insanlar vardı.

Konunun 16 Temmuz 1996 tarihli TBMM tutanağında anılması da tartışmanın ulaştığı yeri gösteriyor. Ancak Meclis’te bir iddianın konuşulması, iddianın devlet tarafından doğrulandığı anlamına gelmez. Buradaki belge değeri, kamuoyundaki ilgiyi tarihlendirebilmesidir.

Bir arama yapılması ile aranan şeyin bulunması arasındaki fark da aynı derecede önemlidir. Dalgıçların gelmesi ciddi bir girişim olabilir; bundan bilinmeyen bir canlının saptandığı sonucu çıkmaz. Haberleri yıllar sonra kısaltarak aktardığımızda bu iki aşama kolayca birleşiyor: “Araştırıldı” sözü, hafızada “bir şey bulundu” duygusuna dönüşebiliyor.

Uzaktaki karaltı neden hemen çözülemiyor?

Geniş bir su yüzeyinde görülen cismin boyunu anlamak için güvenilir bir ölçeğe ihtiyaç var. Görüntüde kıyıya uzaklık, çekim açısı ve aynı düzlemde boyutu bilinen bir nesne yoksa, küçük bir şey büyük görünebilir. Bu, Van’daki bütün görüntülerin aynı nedenle oluştuğunu söylemek değildir. Yalnızca bir görüntüden hangi soruların yanıtlanabildiğini belirler.

Bir hayvan olduğu düşünülen şeklin ne kadar süre kesintisiz izlendiği, yönünün akıntıdan bağımsız değişip değişmediği ve farklı açılardan görüntülenip görüntülenmediği önem kazanır. Kısa bir kayıtta görülemeyen özellikler, izleyenin zihninde tamamlanır. Baş gibi görünen bir çıkıntıya gövde, gövdeye kuyruk eklemek çok kolaydır; fakat bu parçalar görüntüde gerçekten seçilmiyorsa tanım da belirsiz kalmalıdır.

Tanığı küçümsemek bu sorunu çözmez. Bir kişi su üzerinde gerçekten alışılmadık bir şey görmüş olabilir ve ne gördüğünü yine de bilemeyebilir. “Bir şey gördüm” ile “bilinmeyen büyük bir hayvan gördüm” arasındaki mesafe, tam da araştırılması gereken alandır.

Gölün altında gerçekten bulunan dev yapılar

Van Gölü’nün şaşırtıcı bir sualtı dünyası olduğunu söylemek için canavara ihtiyaç yok. Anadolu Ajansı’nın 2022’de aktardığı dalış çalışmasında Altınsaç açıklarında 32,2 metre uzunluğunda bir mikrobiyalit görüntülendi. Buradaki ölçü bir hayvana değil, sualtında yükselen mineral yapıya ait. Başlıktaki büyük sayı tek başına dolaşıma girdiğinde iki konu birbirine karışabilir.

Mikrobiyalitler, mikroorganizmaların etkili olduğu mineral birikimleriyle oluşuyor. AA’nın 2025’te Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden bir uzmanla yaptığı görüşme, siyanobakteriler ve mikroalgler ile kalsiyum karbonat çökelmesi arasındaki ilişkiyi açıklıyor. Tatlı su çıkışları çevresindeki koşullar da bu oluşumlarda rol oynuyor. Bunları yalnızca “mercan” diye adlandırmak yanıltıcı olabilir; söz konusu yapılar bir mercan hayvanı kolonisi olarak tanımlanmıyor.

Suyun çekildiği yerlerde görünür hale gelen mikrobiyalitler, gölün kendi başına ne kadar tuhaf biçimler üretebildiğini gösteriyor. Fakat buradan “canavar sanılan her şey mikrobiyalitti” sonucuna da atlayamayız. Böyle bir açıklama için belirli görüntünün çekildiği yerin, su seviyesinin ve yapının konumunun eşleştirilmesi gerekir. Gerçek bir keşfi bütün eski iddialara uyan tek anahtar gibi kullanmak, bu defa ters yönde acele etmek olur.

Korkulan varlıktan şehrin simgesine

Van Gölü Canavarı’nın yolculuğunda bir başka değişim daha var: korku konusu zamanla kültürel bir işarete dönüşüyor. Kalkınma ajanslarının Doğu Anadolu turizmine ilişkin tanıtımında bu isim bölgenin tanınan değerleri arasında yer alabiliyor. Böyle bir kullanım, kurumun gölde bilinmeyen bir tür yaşadığını ilan etmesi değil; insanlar tarafından tanınan bir hikâyenin turizm diline girmesi anlamına geliyor.

Bu yüzden “turizme yaradıysa baştan turizm için uydurulmuştur” demek de zorunlu bir sonuç değil. Bir anlatının sonradan ekonomik veya kültürel değer kazanması, ilk ortaya çıkış nedenini tek başına açıklamaz. Eski gazete haberi, yerel rivayetler ve doksanların medya ilgisi farklı dönemlere ait parçalar olarak kalır.

Dosyanın sonunda elimizde bilinmeyen bir göl hayvanının doğrulanmış tanımı yok. Ama tarihlendirilebilen haberler, eski anlatılar, araştırma girişimleri ve olağanüstü bir doğal çevre var. Van Gölü Canavarı’nı ilginç yapan da belki bu kesişim: suyun altında kesinlikle bulunanlarla, orada bulunmasını hayal ettiğimiz şeylerin aynı manzarada buluşması.

Kapak, bu yazı için üretilmiş temsili bir illüstrasyondur; bir gözlem fotoğrafı veya canlının bilimsel canlandırması değildir.

DOSYA NOTU

Bu içerik alternatif bir iddianın kültürel izini sürer; bilimsel kanıt iddiası taşımaz.

OKUMA KAYDI

Bu dosyayı tamamladın mı?

İşaretlediğinde bu tarayıcıda okuduğun dosyaları ve seri ilerlemeni hatırlayacağız.