Bir kitabın sayfasını açıyorsunuz. Satırlar düzenli, harfler birbirine benziyor, bazı kelimeler tekrar ediyor. Yan tarafta kökü ve yaprakları çizilmiş bir bitki var. Bir sonraki yaprakta yıldızlı bir daire, ileride yeşilimsi havuzların içindeki insan figürleri görünüyor. Kitabın size bir şey anlattığı hissi güçlü. Sorun şu: Söylediği tek bir cümleyi bile güvenle çeviremiyorsunuz.
Voynich el yazmasını çekici yapan tam olarak bu yakınlık. Kapalı bir sandık değil; sayfaları açık, yüksek çözünürlüklü görüntüleri erişilebilir. Üzerindeki işaretler silinmiş değil. Hatta bazı resimler tanıdık geliyor. Yine de tanımak ile okumak arasındaki mesafe kapanmıyor. Bir bitkiye bakıp “şifa kitabı olabilir” demek kolay; yanındaki paragrafın hangi bitkiden, hangi işlemden veya bambaşka bir konudan söz ettiğini göstermek çok daha zor.
Voynich yazarı değil, kitabın sonradan gelen adı
Bugün Yale Üniversitesi Beinecke Kütüphanesi’nde MS 408 numarasıyla korunan eser, adını 1912’de onu satın alan kitap tüccarı Wilfrid Voynich’ten alıyor. Voynich, İtalya’daki bir Cizvit koleksiyonundan aldığı kitabı yazmamıştı. Fakat kitabı tanıtması, anlamını araştırması ve kökeni üzerine yürüttüğü çalışmalar, kendi adını eserin adı haline getirdi. Bu yüzden “Voynich dili” de bilinen bir halkın diline verilmiş tarihî bir ad değil; çözülemeyen metin için kullandığımız pratik bir etiket.
Eser Voynich’in ölümünden sonra eşi Ethel’e, ardından Anne Nill’e geçti. 1961’de kitapçı H. P. Kraus tarafından satın alındı; 1969’da Yale’e bağışlandı. Bu yakın dönem sahiplik zinciri, önceki yüzyıllara göre daha açık. Fakat kitabın 1912’den önce de bilinmeyen yazısıyla insanları uğraştırdığına dair belgeler bulunuyor. Gizemi bir internet topluluğu yaratmadı; internet zaten eski olan bir merakı olağanüstü büyüttü.
Kitabın adının bir tüccardan gelmesi, kökeni hakkındaki soruyu da canlı tutuyor. Yazarı bilinmediğinde, okur boşluğu elindeki tanınmış adlarla doldurmaya yatkın hale geliyor. Bir simyacı, bir saray hekimi, gizli bir topluluk... Bunlardan hangisinin daha heyecan verici olduğu, hangisinin kanıtlarla daha iyi uyuştuğundan farklı bir mesele.
Parşömen tarih verir; mürekkep kendiliğinden konuşmaz
Radyokarbon incelemesinde parşömen için elde edilen aralık 1404–1438. Bu sonuç, kitabı inceleyen insanların üzerinde uzlaşabildiği en önemli fiziksel dayanaklardan biri. Ancak tarihlenen şeyin ne olduğunu doğru söylemek gerekiyor: Üzerine yazı yazılan hayvan derisi. Laboratuvar, sayfaya kazınmış bir “tamamlanma tarihi” okumuyor; organik malzemenin yaşını ölçüyor.
Bu yüzden parşömenin yaşıyla bütün yazının kesin yazılış gününü eşitleyemeyiz. Eski bir yazı yüzeyi sonradan kullanılabilir. Buna karşılık her şeyi modern bir sahtecilik diye açıklamak isteyen bir öneri de eski parşömeni, tarihî yazışmaları ve malzeme incelemelerini birlikte açıklamak zorunda. Tek bir ölçüm her soruyu kapatmıyor, ama ihtimallerin hareket edebileceği alanı daraltıyor.
Yale konservatörleri, Arizona’daki radyokarbon uzmanları ve McCrone’daki malzeme araştırmacılarının ortak çalışması bu nedenle değerliydi. Mürekkep ve boya incelemesiyle parşömen tarihlemesi aynı iş değildir; birbirini tamamlayan sorular sorarlar. Kitabın nasıl korunacağı da bu çalışmanın bir parçasıydı. Merak ettiğimiz nesneyi cevap almak uğruna tüketmeden incelemek gerekiyor. Bir kitabın kimyası hakkında bilgi edinmekle ne söylediğini öğrenmek arasında hâlâ geniş bir boşluk kalabiliyor.
Bitkiler, banyolar ve açılan büyük yaprak
Voynich’in görselleri tek tip değil. Kökleri özellikle vurgulanan bitkiler, dairesel gök çizimleri, küçük kaplarla birlikte gösterilen bitki parçaları ve insan figürleri farklı sayfa kümelerinde toplanıyor. Araştırmacılar bu nedenle eseri botanik, astronomi veya astroloji, banyo tasvirleri, kozmoloji, eczacılık ve tarifler gibi bölümlere ayırarak ele alıyor. Bu adlandırmalar, okunmuş başlıkların çevirileri değil; resimlerden hareketle verilen çalışma adları.
Aradaki farkı bir an için unutursak kolayca yanlış yere gideriz. “Eczacılık bölümü” dendiğini duyup her küçük kabın yanında ilaç tarifi bulunduğunu düşünürüz. Oysa kabın resmini tanımak, yanındaki işaretin “kaynat”, “sakla” veya bir bitki adı anlamına geldiğini göstermiyor. Çizimler iyi ipuçları; fakat ipucunun kendisi çözüm değil.
Kitabın fiziksel yapısı da sıradan bir sayfa sırasından daha karmaşık. Katlanıp açılan yaprakları ve eksikleri var. Özellikle birbirine bağlanmış dokuz dairesel alan içeren büyük açılır çizim dikkat çekiyor. Ona harita, evren şeması veya başka bir sistemin gösterimi demek mümkün; ama bu yorumlardan birini seçmek için benzer şekil bulmaktan fazlasına ihtiyaç var. Katlı bir yüzeyde hangi bölümün önce görüldüğü bile okuma deneyimini değiştiriyor.
Bir bitkiyi tanımaya çalışırken de aynı sorun yaşanıyor. Çiçek tanıdık, yaprak yabancı, kök abartılı görünebilir. Bunun sebebi ressamın üslubu mu, başka bir örnekten kopyalama mı, gerçek bir bitkinin farklı gösterilmesi mi? Yazı okunmadığında görseli denetleyecek adlandırma elimizden kaçıyor. Bu nedenle tek bir resmin benzetilmesiyle kitabın ülkesini veya dilini kesinleştirmek özellikle riskli.
Prag’dan gönderilen yardım çağrısı
On yedinci yüzyıldaki izler arasında Jacobus de Tepenec’in sahiplik kaydı ve Johannes Marcus Marci’nin Athanasius Kircher’e gönderdiği mektup öne çıkıyor. Kitapla birlikte korunan mektup, bir önceki sahibinin eseri anlamak için büyük emek verdiğini ama sonuca ulaşamadığını aktarıyor. Marci, bu güçlüğü Kircher’in çözebileceğini umuyor. Yani bugün kütüphaneye gönderilen “Bunu okuyabilir misiniz?” sorusunun çok eski bir karşılığı var.
Aynı mektupta İmparator II. Rudolf’un kitap için altı yüz duka ödediği ve eseri Roger Bacon’la ilişkilendirdiği bilgisi de aktarılıyor. Fakat mektubun bu kısmı bir satın alma makbuzu değil; Marci’nin kendisine anlatılanı iletmesi. Eski bir belgede bilgi bulunmasıyla o bilginin doğrudan gözleme dayanması yine farklı şeyler. Marci’nin mektubu değerli, çünkü aktarımın nereden geldiğini izlememizi sağlıyor.
Roger Bacon bağlantısı, kitabın şöhretinin uzun süre önemli bir parçası oldu. Ancak birinin böyle düşünmüş olması, yazarlık kanıtı sayılmaz. Güncel Beinecke açıklaması da bu atfı spekülasyon olarak değerlendiriyor. Kitabın erken tarihindeki bütün boşlukları tek bir ünlü düşünürün biyografisiyle doldurmak yerine, sağlam sahiplik izlerini söylentilerden ayırmak gerekiyor.
Okuyamadan bir metin hakkında ne öğrenilebilir?
Bir sayfadaki kelimeleri anlamadan onların kaç kere tekrarlandığını sayabilirsiniz. Belirli işaretlerin kelime başında mı sonunda mı yoğunlaştığına, aynı kelimenin hangi sayfalarda sıklaştığına da bakabilirsiniz. Bu yaklaşım Voynich çalışmalarında önemli bir yer tutuyor. Ama ilk adım bile kolay değil: Yan yana iki çizgi iki ayrı harf mi, yoksa tek işaretin parçaları mı? Bilgisayara verdiğiniz aktarım, daha saymaya başlamadan bir yorum içeriyor.
Sravana Reddy ile Kevin Knight’ın 2011 çalışması, bu tür soruları harften sayfaya kadar farklı ölçeklerde ele aldı. Voynich’teki bazı düzenlerin doğal dillerle benzeştiğini, bazılarının ise alışılmadık olduğunu gösteren araştırma, “okuduk” iddiasında bulunmuyordu. Eski çalışmalarda A ve B diye ayrılan metin kümelerinin farklılıkları da bilinen iki dilin tespit edildiği anlamına gelmiyor. Konu, yazım alışkanlığı veya kullanılan sistem de dağılımı değiştirebilir.
Marcelo Montemurro ve Arjantin’de çalışan Damián Zanette’nin 2013 araştırması, kelimelerin metin boyunca gelişigüzel dağılmadığına odaklandı. Bazı kelime kümelerinin birbirleriyle ve belirli bölümlerle ilişkileri, altında anlamlı bir içerik bulunabileceğini destekliyordu. Bu, bir romanın kelimelerini bilmeden “deniz”le ilgili kelimelerin bazı sayfalarda birlikte yoğunlaştığını fark etmeye benziyor. Yalnız Voynich’te o kelimelerin gerçekten “deniz” anlamına gelip gelmediğini bilmiyoruz.
Brezilya’daki São Paulo Üniversitesi’nden araştırmacıların da yer aldığı ayrı bir çalışma, metinleri kelimeler arası bağlantılar ve tekrar düzenleri üzerinden karşılaştırdı. Voynich’in rastgele karıştırılmış yazılardan çok doğal dil örnekleriyle uyum gösterdiğini buldu. Bu araştırmalar aynı soruya farklı ölçülerle yaklaşıyor. İkisi de kitabın hangi dilde olduğunu ilan etmiyor; çözüme giden yolda hangi tür açıklamaların daha ciddi sınanması gerektiğini gösteriyor.
“Şifre çözüldü” haberini nasıl tartmalı?
Voynich için önerilen bir okumanın güçlü olması, kulağa güzel bir cümle çıkarmasından ibaret değil. Önce yöntem açık olmalı: Hangi işaret hangi değere karşılık geliyor, kelime sınırları nasıl belirleniyor, neden bazı işaretler atılıyor? Sonra aynı kurallar başka bir sayfada da çalışmalı. Her yeni satırda yeni istisna gerekiyorsa, ortaya çıkan cümleyi metin mi belirliyor, araştırmacının beklentisi mi?
Bir çiçeğin yanındaki kısa işaret grubuna bitki adı yakıştırmak başlangıç hipotezi olabilir. Ama aynı grup başka yerde geçtiğinde de açıklanmalı. Çeviri, yalnız araştırmacının seçtiği birkaç satırı değil, önceden seçmediği bölümleri de karşılayabilmeli. Başka bir kişinin aynı işlemleri yapıp benzer sonuç bulabilmesi gerekir. Bunlar Voynich’e özgü aşırı sert şartlar değil; gerçekten okumakla anlam yakıştırmayı birbirinden ayıran temel kontroller.
Dilbilimciler Claire Bowern ve Luke Lindemann’ın değerlendirmesi, metnin doğal dil temelli ele alınması için gerekçeler sunuyor. Bu yaklaşım bile bir tercüme değil. Doğal dile benzeyen düzen bulunması, belirli bir dilin doğrulandığı anlamına gelmez; düzenli yazı üretmek için başka yöntemler de düşünülebilir. Bir çözümün bütün malzemeyi açıklaması gerekir: Yazıyı, sayfa düzenini, tekrarları ve fiziksel kitabın tarihini.
Bugün Voynich’in en azından bir sırrı çözülmüş durumda: Onun hakkında hiçbir şey bilmediğimiz doğru değil. Malzemesini inceliyoruz, el değiştirmesini kısmen izliyoruz, sayfalarındaki düzenleri ölçebiliyoruz. Henüz yapamadığımız şey, onu yazanların sesini güvenle duymak. Kitabı etkileyici kılan da bu. Karşımızda anlamsız bir karanlık değil, anlamı bulunabilecek kadar düzenli ama kolay bir cevaba teslim olmayacak kadar yabancı bir nesne duruyor.
Kapak, el yazmasından esinlenen temsili bir illüstrasyondur; özgün Voynich yaprağının tıpkıbasımı değildir.
Bu içerik alternatif bir iddianın kültürel izini sürer; bilimsel kanıt iddiası taşımaz.
Kaynaklar
- Yale Beinecke — MS 408 koleksiyon açıklaması ve sahiplik tarihi ↗
- Yale Beinecke — Fiziksel katalog ve Marci mektubunun transkripsiyonu ↗
- René Zandbergen — Radyokarbon raporu ve tarihleme sonuçları ↗
- Zyats, Hodgins ve Barabe — Malzeme incelemelerinin ortak çalışması, 2012 ↗
- Reddy ve Knight — What We Know About the Voynich Manuscript, 2011 ↗
- Montemurro ve Zanette — Kelime dağılımı ve ilişkiler, PLOS ONE 2013 ↗
- Amancio ve diğerleri — Metnin istatistik özellikleri, PLOS ONE 2013 ↗
- Bowern ve Lindemann — The Linguistics of the Voynich Manuscript, 2021 ↗
OKUMA KAYDI
Bu dosyayı tamamladın mı?
İşaretlediğinde bu tarayıcıda okuduğun dosyaları ve seri ilerlemeni hatırlayacağız.


