British Museum’daki küçük bir kil tabletin ortasında Babil vardır. İçinden bir nehir geçer; çevresine kentler ve ülkeler yerleştirilmiştir. Daha dışarıda ise bütün bu tanıdık yerleri kuşatan bir su halkası görünür. Bugünkü bir dünya haritasından beklediğimiz kıtalar burada yoktur. Ama tabletin asıl şaşırtıcı yanı, dünyanın bittiğini düşündüğümüz o halkanın ötesine de işaretler koymasıdır. Bir sınır çizilmiştir; hikâye sınırda durmaz.
Düz Dünya fikrinin geçmişine bakarken başlangıcı buradan yapmak yararlı: İnsanlar yalnızca ayaklarının altındaki zeminin biçimini merak etmiyordu. Yaşadıkları yerin bütündeki konumunu, uzak ülkelerin nereye kadar uzandığını ve bilinen dünyanın dışında ne bulunduğunu da anlamaya çalışıyordu. Bu sorular bazen bir yolculukta, bazen bir şiirde, bazen de küçük bir kil yüzeyde karşılık buluyordu. Hepsini tek bir coğrafya kitabının sayfalarıymış gibi okumak ise bizi yanlış bir sonuca götürüyor.
Babil’in etrafına çizilen su
Genellikle MÖ 6. yüzyıla tarihlenen Babil Dünya Haritası, yaklaşık on iki santimetre yüksekliğinde bir tablettir. British Museum’un nesne kaydında çevredeki halka “Acı Nehir” olarak açıklanır. Babil, Fırat ve bazı gerçek bölgeler çizimin içindedir; dıştaki üçgensi uzantılar ise uzak alanlara işaret eder. Harita coğrafi isimlerle birlikte, alışıldık yerleşim dünyasının dışında kalan bir çevreyi de tarif eder.
Bu çizimin her noktasını bir güncel atlasla eşleştiremiyoruz. Bazı yerlerin konumu beklediğimiz yerde değildir; metnin bölümleri kırılmıştır. Haritanın bütününü modern bir rota planı gibi kullanmaya kalkışmak, üzerinde yazanları da yanlış anlamamıza yol açar. Nesnenin katalog açıklaması ile mitolojik içeriğini ele alan müze yazısı birlikte okunduğunda, önümüzde hem gerçek yerleri hem de uzaklık hakkındaki anlatıları barındıran bir dünya tasviri olduğu görülür.
Bir haritanın ortasında Babil bulunması, yalnızca bir konum bilgisi değildir. Bugün de haritalarımızın merkezi seçtiğimiz bakışa göre değişir. Buradaki önemli fark, çizimin bize gezegenin dışarıdan çekilmiş görünüşünü vaat etmemesidir. Haritayı yapan kişinin bildiği ve anlamlandırdığı dünya ile bizim uzaydan bakarak tarif ettiğimiz Dünya aynı türden bir nesne değildir. “Merkezde bizim kentimiz var” demekle “gezegenin geometrik merkezi burasıdır” demek arasında, gözden kaçırılmaması gereken bir mesafe bulunur.
Bir kalkanın kenarında akan okyanus
Başka bir dünya tasviri, bir haritada değil, Akhilleus’un kalkanında karşımıza çıkar. İlyada’nın on sekizinci kitabında Hephaistos’un yaptığı kalkan; göğü, gök cisimlerini ve insan hayatından sahneleri bir araya getirir. Düğün yapılan bir kent, anlaşmazlığı çözmeye çalışan insanlar, savaş, ekin tarlaları ve dans eden gençler bu metal yüzeyin parçalarıdır. Homeros, bütün bunların dış kenarına Okeanos’u yerleştirir.
Bu sahneye yalnızca “dairesel yeryüzü” çizimi olarak bakarsak kalkanın büyük kısmını açıklamasız bırakmış oluruz. Şair neden tarla süren insanlara, sürülere ve bir davayı dinleyen topluluğa yer vermiştir? Çünkü burada temsil edilen şey sadece yer şekilleri değildir; insanın içinde yaşadığı düzen, sevinçleri ve çatışmalarıyla birlikte görünür kılınır. Kuşatıcı su, bu bütünün dış çerçevesidir.
Kalkanın yuvarlaklığı ile evrenin biçimi arasında ilişki kurulabilir. Yine de şiirdeki nesnenin biçimi, onu dinleyen herkesin benimsediği ayrıntılı bir fizik modelini tek başına kanıtlamaz. Şiirden çıkarılabilecek soru daha ilginçtir: Dünya, hangi hayatların ve hangi sınırların bir araya gelmesiyle “bütün” olur? Bir savaşçının taşıdığı kalkanın üzerine barış içindeki hayatın da işlenmesi, o bütünün yalnızca bir yüzey olmadığını hatırlatır.
Okeanos kıyısında yaşayanlar değil, ölüler bekler
Odysseia’nın on birinci kitabında çevreleyici su, bu kez bir yolculuğun parçasıdır. Odysseus ve arkadaşları, Kirke’nin yönlendirmesiyle Okeanos’a ulaşır. Şiir burada güneşin aydınlatmadığı, sisli Kimmerler ülkesinden söz eder. Odysseus, kâhin Teiresias’ın ruhundan dönüş yolunu öğrenmek için ölülerle görüşmeye hazırlanır. Yani uzak kıyıya gitmesinin amacı yeni bir ticaret limanı bulmak değildir; yaşayanların gündelik olarak ulaşamayacağı bir bilgiyi aramaktır.
Bu sahnede kıyı, iki ayrı anlamı birden taşır. Gemiyle varılan bir yer gibi anlatılır; aynı zamanda yaşam ile ölüm arasındaki geçişe yaklaşılmıştır. Odysseus’un karşılaştığı kişiler arasında annesinin ruhu da vardır. Uzaklık, bir anda eve dönme özlemiyle birleşir. Dünyanın ucuna ilişkin bir anlatının yalnızca korkutucu uçurumlar ve bilinmeyen ülkelerden oluşmadığını burada görürüz: Bazen en uzakta aranan şey, insanın kaybettiği en yakın kişidir.
Bu yüzden destandaki her kıyının güncel haritada tam koordinatını bulmaya çalışmak, metnin taşıdığı soruyu daraltır. Şiirdeki Kimmerler sahnesini tarihî bir toplum hakkında verilmiş gözlem raporu saymak da aynı soruna yol açar. Yolculuğun anlatı içindeki işlevi ile coğrafi adın gerçek dünyadaki karşılıkları ayrı ayrı incelenmelidir.
Herodotos bu düzgün dairelere neden güldü?
Antik insanların aynı haritaya bakıp aynı şeyi düşündüğünü varsaymak kolaydır. Herodotos bu rahat varsayımı bozar. Tarih’inin dördüncü kitabında, dünyayı çevreleyen okyanusu ve neredeyse pergelle çizilmiş gibi düzgün yeryüzünü gösteren haritacılarla alay eder. Avrupa ile Asya’nın ölçülerini de bu kadar kolay eşitlemelerine itiraz eder. Onun gözünde çizimin simetrisi, dünyanın gerçekten öyle olduğunu göstermeye yetmez.
Bu itirazı bugünkü bütün coğrafya bilgisini önceden keşfetmiş olmakla karıştırmamak gerekir. Herodotos’un da kabul ettiği, şüphelendiği ve reddettiği haberler vardır. Fakat metni şu bakımdan önemlidir: Çevreleyici okyanus fikri, antik dünyada hiç tartışılmadan aktarılan tek seçenek değildir. Eski bir yazar da önündeki şemanın fazla düzgün, fazla kolay ve eldeki bilgilerle yeterince sınanmamış olduğunu düşünebilir.
Bizim açımızdan burada değişen, yalnızca bir haritanın doğruluğu değil, eski insanlara bakışımızdır. “Eskiler böyle inanıyordu” dediğimizde, çoğu kez birbirine karşı çıkan kişileri aynı cümlenin içine sıkıştırırız. Oysa elimizde bir itiraz metni bulunuyorsa artık tek bir inançtan değil, bir tartışmadan söz ediyoruz. O tartışmanın taraflarını ayırmadan kurulacak uzun bir tarih anlatısı, daha ilk sayfasında farklı sesleri susturmuş olur.
Yerin altında onu tutan ne vardı?
Yeryüzünün bir kenarı olup olmadığı kadar zor bir başka soru da aşağısında ne olduğuydu. Aristoteles, Gökyüzü Üzerine adlı eserinde kendisinden önceki açıklamaları aktarır. Thales’e atfedilen düşünceye göre yer, su üzerinde durur. Başka düşünürler onun geniş ve yassı biçiminin alttaki hava tarafından taşınmasını mümkün kıldığını savunmuştur. Aristoteles, bu cevapları sıralamakla kalmaz; suyun neyin üzerinde durduğunu da sorar.
Bu küçük itiraz, sorunun nasıl ilerlediğini gösterir. Yerin altına bir destek koyduğumuzda açıklama tamamlanmış görünür. Fakat aynı soruyu desteğe de yöneltebiliriz. Onun düşmesini ne engeller? Bir sonraki katmanın altında ne vardır? Böylece “Dünya neye benziyor?” sorusu, “Cisimler neden durur veya hareket eder?” sorusuna dönüşür. Biçim ile hareketi birbirinden ayırmadan kurulmuş bu açıklamalar, modern fizik değildir; ama yalnızca şekil çizmekten daha ileri bir arayış içerir.
Burada bir aktarım mesafesi de vardır. Thales’in görüşünü onun kendi kaleminden çıkmış, elimizde eksiksiz duran bir kitaptan okumuyoruz. Daha sonraki bir yazarın anlatımı üzerinden tanıyoruz. Bu yüzden “Thales kesin olarak şunu çizmişti” diye ayrıntılı bir görsel üretmek, kaynağın söylemediğini tamamlamak anlamına gelebilir. Eski kozmolojilerin internette dolaşan son derece temiz şemaları, çoğu kez metinlerden daha kesin görünür. Çizginin keskinliği, bilginin kesinliği değildir.
Desteği kaldırıp bir silindir bırakmak
Anaksimandros’a atfedilen açıklama, bu soruya bambaşka bir cevap verir. Yeryüzünü alttan taşıyan suyu ya da direkleri düşünmek yerine, onun desteksiz durabileceğini öne sürer. Internet Encyclopedia of Philosophy’nin kaynak aktarımlarını ele alan incelemesinde, Anaksimandros’un yeri kısa bir silindir veya sütun tamburu biçiminde düşündüğü anlatılır. İnsanların yaşadığı alan bu cismin üst yüzeyidir. Bu, ne bildiğimiz küredir ne de kalınlığı olmayan bir kâğıt.
Yer neden düşmez? Aktarılan gerekçe, merkezde bulunan cismin herhangi bir yöne gitmek için ötekilerden daha fazla nedeninin olmamasıdır. Bugünkü çekim açıklamasını burada bulamayız. Fakat sorunun kuruluşunda gerçek bir değişiklik vardır: Her yeni desteğin altına başka bir destek aramak yerine, destek gerekip gerekmediği sorgulanmıştır. Yanlış bir biçim tasavvurunun içinde bile, önceki açıklamanın sınırını zorlayan bir düşünce bulunabilir.
Anaksimandros’un eseri bütünüyle korunmadığı için bu modeli de farklı aktarımlardan tanıyoruz. Onu tamamlanmış bir mühendislik çizimi gibi sunmak doğru olmaz. Yine de silindir örneği, “küre değilse hepsi aynı düz dünyadır” kolaycılığını bozar. Eski alternatiflerin kendi aralarında da önemli farkları vardır.
“Dünya” dediğimizde aynı şeyi mi kastediyoruz?
Bir kıyıdan baktığımızda görünen son çizgiye ulaşmak ile dünyanın fiziksel sonuna ulaşmak aynı şey değildir. Yine de gündelik dilde sınırları kolayca birbirine karıştırırız. Bildiğimiz yolların sonu, ülkemizin sonu ve yeryüzünün sonu benzer sözlerle anlatılabilir. Eski bir metindeki “dünyanın ucu” ifadesini okurken de hangi anlamın söz konusu olduğunu cümlenin devamından çıkarmamız gerekir.
Bu nedenle Babil tabletindeki dış bölgelere, Homeros’un okyanusuna ve bir filozofun yerin altında aradığı desteğe aynı soruyu yöneltmek yeterli değildir. Tablet nereleri birbirine bağlar? Şiir hangi hayatı bir bütün içinde gösterir? Filozof hangi hareketi açıklamaya çalışır? Üç nesneyi yan yana koymak değerlidir; üçünü tek bir kayıp atlasın parçalarıymış gibi birleştirmek ise başka bir şeydir.
Güncel bir benzetme bu ayrımı açıklaştırır. Metro şemasındaki iki istasyon eşit uzaklıkta çizilmiş olabilir; gerçek mesafeleri eşit olmayabilir. Şemayı hazırlayan kişi dünyanın ölçülerini bilmediği için değil, yolcunun aktarma ilişkisini görmesi için böyle davranır. Antik bir tasvirin tam olarak metro şeması gibi işlediğini söyleyemeyiz. Ama bir görüntünün amacını sormadan onu ölçüm hataları listesine dönüştürmenin neden eksik kaldığını bu örnekle anlayabiliriz.
Eski bir resim, bugünkü iddianın kanıtı olabilir mi?
Bir tabletin veya şiirin düz bir yeryüzü düşündürmesi, o düşüncenin tarihini araştırmak için önemlidir. Gezegenin gerçekten o biçimde olduğunu göstermek içinse farklı türden kanıt gerekir. Bir inancın eski olması ile doğru olması, birbirini zorunlu olarak izleyen iki özellik değildir. Aynı şekilde bugün yanlış bulduğumuz bir açıklama, onu geliştiren insanların hiçbir şey gözlemlemediği anlamına gelmez.
Eski kaynakları ilginç yapan, bize modern tartışmalarda kullanılacak hazır bir taraf sunmaları değil, soruların nasıl değiştiğini göstermeleridir. Babil’in çevresindeki suyu merak ederken haritanın hangi dünyayı topladığını fark ederiz. Kalkanın kenarına bakarken çizimin içinde kent hayatının da bulunduğunu görürüz. Herodotos’a geldiğimizde ise düzenli bir çemberin ikna edici bulunmadığı bir ses duyarız. Bunların her biri, geçmişin tek cümleyle kapatılamayacak kadar hareketli olduğunu gösterir.
Serinin başlangıcında akılda tutulacak ayrım budur: Eski dünyanın bir kenarı vardı demek, bütün eski insanların aynı kenara inandığını söylemek değildir. Kimi çizimler bilinen yerleri kuşatır, kimi anlatılar insan hayatının sınırını düşünür, kimi açıklamalar yeryüzünün nasıl ayakta durduğunu çözmeye çalışır. Bir sonraki bölümde bakışımızı o sınırdan yukarı çevireceğiz. Yerin çevresine çizilen su kadar, göğün üstünde bulunduğu söylenen su da ayrı bir hikâyeye sahiptir.
Kapak, Babil’in dünya tasvirlerinden esinlenen yapay zekâ destekli çağdaş bir illüstrasyondur; tarihî tabletin fotoğrafı veya birebir kopyası değildir.
Bu içerik alternatif bir iddianın kültürel izini sürer; bilimsel kanıt iddiası taşımaz.
Kaynaklar
OKUMA KAYDI
Bu dosyayı tamamladın mı?
İşaretlediğinde bu tarayıcıda okuduğun dosyaları ve seri ilerlemeni hatırlayacağız.
YAZI DİZİSİ
Düz Dünya Dosyası: Ufkun Ötesinde Ne Var?
Eski dünya tasvirlerinden modern düz dünya hareketine, buz duvarı anlatılarından gözlem ve deneylere uzanan 24 bölümlük kaynaklı okuma.


