Kolomb yola çıkmadan yaklaşık iki buçuk yüzyıl önce, Avrupa’da öğrencilerin önüne Dünya’nın küreselliğini anlatan bir ders kitabı konuyordu. Kitabın adı Tractatus de sphaera idi. Yazarı Johannes de Sacrobosco, bilinmeyen bir köşede unutulmuş aykırı bir düşünür değildi; eseri uzun süre astronomi eğitiminin temel metinlerinden biri olacaktı. Bu tek örnek bile tanıdık bir hikâyeyi durdurmaya yeter: Kolomb, herkes düz Dünya’ya inanırken tek başına küreyi savunan kişi olamazdı.

Yine de hikâye çok dayanıklıdır. Bir tarafta eski bilgilere saplanmış kalabalık, diğer tarafta ufku aşmaya cesaret eden tek kişi bulunur. Anlatması kolaydır; başlangıcı, çatışması ve zafer anı bellidir. Tarihî kayıtlar ise daha az düzenli ama daha ilginç bir tablo verir. Küresel bir yeryüzü fikri ile yanlış bir evren modeli birlikte bulunabilir. Bir kişi Dünya’nın yuvarlaklığını kabul edip uzak ülkeler hakkında son derece hatalı şeylere inanabilir. Şekli bilmek, dünyanın geri kalanını da bilmek demek değildir.

Paris’te okutulan küre

Sacrobosco’nun eseri 13. yüzyılın ilk yarısında Paris’te hazırlanmıştı. Max Planck Bilim Tarihi Enstitüsü’nün Sphaera araştırması, metni antik ve Arapça bilimsel birikimin yeniden düzenlendiği bir giriş kitabı olarak ele alır. Aristoteles ve Batlamyus’un yanı sıra Fergânî gibi bilginlerden gelen malzeme de bu dünyaya dahildir. Yani kitabın arkasında bir uygarlığın tek başına yürüdüğü kapalı bir yol değil, farklı dillerde dolaşmış bilgiler vardır.

Eserin adındaki küre öncelikle göksel düzenle ilgilidir. Ancak Cambridge’deki Gonville & Caius Koleji’nin açıklamasının da vurguladığı gibi, ilk bölümde yeryüzü de açıkça küresel olarak anlatılır. Bu ayrıntı önemlidir: Kitabın adına bakıp yalnız göklerin yuvarlaklığından söz edildiğini düşünerek Dünya’ya ilişkin kısmı atlayamayız. Metnin içeriği, başlığından daha fazla şey söyler.

Bugün bir üniversite ders kitabına bakarak sokaktaki herkesin ne bildiğini söyleyemeyiz. Aynı sınıra Orta Çağ için de uymalıyız. Sacrobosco, her insanın astronomi eğitimi aldığına kanıt değildir. Fakat “kimse bilmiyordu” iddiasını doğrudan bozar. Burada birbirinden farklı iki soru vardır: Bir bilginin eğitim kurumlarında bulunup bulunmadığı ve toplumun ne kadarına yayıldığı. Birincisine elimizdeki kitaplarla daha açık cevap verebiliyoruz.

El yazmasından matbaaya geçen ders

Bir metnin var olması ile kuşaklar boyunca okunması arasında fark vardır. Sacrobosco örneğinde ikinci durumu da izleyebiliyoruz. Max Planck Enstitüsü’nün kitapların dolaşımını inceleyen araştırması, matbaanın yayılışından 17. yüzyılın sonuna uzanan dönemde eserin Avrupa’da 350’den fazla baskısının yapıldığını bildirir. Bu sayı Orta Çağ’a ait baskıların sayısı değildir; daha eski bir metnin sonraki yüzyıllarda da yaşamayı sürdürdüğünü gösterir.

Üstelik kitap aynı sayfaların mekanik tekrarından ibaret kalmaz. Yeni açıklamalar, eklenen konular ve yorumlarla büyür. Buradan, eski bir kitabın okunmaya devam etmesini bilginin hiç değişmediğinin işareti sayamayacağımız anlaşılır. Metnin adı korunurken çevresindeki açıklamalar dönüşebilir. Bir öğretim geleneğini anlamak için yalnız ilk yazılış tarihine değil, okurların ve yayıncıların ona sonradan ne yaptığına da bakmak gerekir.

Bu uzun ömür, Kolomb’la başlayan ani bir “düzden yuvarlağa geçiş” şemasını ayrıca zorlaştırır. Ortada tek gecede unutulmuş veya tek yolculukla ortaya çıkmış bir bilgi yoktur. Kopyalanan, öğretilen, resimlenen ve yeniden basılan bir metin ailesi vardır. İddia edilen kopuşun iki tarafında da aynı kitabın izlerini görmek, tarih anlatısını daha dikkatli kurmayı gerektirir.

Küreyi bilmek, Güneş merkezli sistemi bilmek değildi

Eski astronomi resimlerindeki iç içe halkalar bazen yanlış bir çağrışım yaratır: Sanki modern Güneş sistemi bilinmiyorsa yeryüzünün şekli de bilinemezmiş gibi. Oysa yer merkezli bir evren ile küresel bir Dünya birbirine karşıt değildir. Sacrobosco’nun anlattığı düzende Dünya merkezde bulunur; çevresindeki göksel düzen başka kabullerle açıklanır. Bugün kabul etmediğimiz bu konum, gezegenin biçiminin de düz sayıldığı anlamına gelmez.

Cambridge’in Whipple Koleksiyonu üzerinden anlattığı bir öğretim aracı bu farkı görünür kılar: Halkalı kürenin merkezindeki küçük ahşap top Dünya’yı temsil eder. Çevresindeki halkalar, göksel ilişkileri anlaşılır hale getirmek içindir. Nesnenin kesin tarihlendirilmesi tartışmalı olsa da merkezdeki temsil açıktır. Göğü açıklayan araç ile yeryüzünü temsil eden parça, aynı modelin içinde farklı işler yapar.

Böyle bir nesneye bakarken iki hükmü ayrı ayrı kurabiliriz: Merkezdeki Dünya tasviri küreseldir; bütün sistemin hareket açıklaması modern astronomiyle aynı değildir. Tarihi “ya her şeyi biliyorlardı ya da hiçbir şey bilmiyorlardı” diye okumadığımızda, bu birliktelik şaşırtıcı olmaktan çıkar. Bilgi, çoğu zaman doğru gözlemlerle yetersiz açıklamaların aynı masada bulunduğu bir süreç içinde ilerler.

Gazne’den Mekke’nin yönünü aramak

Avrupa ders kitaplarından daha önceye, Bîrûnî’nin çalışmalarına gittiğimizde mesele yalnız bir şekil tartışması değildir. 1025’te tamamladığı Tahdîdü nihâyâti’l-emâkin, yerlerin koordinatları, aralarındaki mesafeler ve yönlerle uğraşır. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin eser incelemesi, Bîrûnî’nin özel amaçlarından birinin Gazne için kıble yönünü belirlemek olduğunu aktarır. Burada coğrafya, gündelik ve dinî bir ihtiyacın hesaplanmasıyla birleşir.

Aynı incelemede çok somut bir gözlem örneği bulunur: Bîrûnî ile Ebü’l-Vefâ el-Bûzcânî, 997’de bir ay tutulmasını farklı şehirlerden gözlemlemiştir. Bu tür ortak gözlemler, yerler arasındaki boylam farkını hesaplama amacı taşır. Gökteki tek olay, yeryüzündeki farklı konumları karşılaştırmak için kullanılır. Karşımızda yalnız eski bir görüşü tekrar eden değil, uzaklık ve yön problemlerini ölçümlerle ele alan bir çalışma vardır.

Bu örneğin değeri, Bîrûnî’yi bütün modern sonuçları önceden bilen bir kahramana dönüştürmek değildir. Sorularının ne kadar belirli olduğunu göstermektir. Bir şehrin başka bir şehre göre yönünü bulmak, “Dünya yuvarlak mıdır?” sorusunun ötesinde geometri gerektirir. Avrupa’daki bir kitabı bütün Orta Çağ’ın yerine koymak nasıl eksikse, Gazne’de yapılan böyle bir çalışmayı dönemin genel anlatısından çıkarmak da aynı ölçüde eksiktir.

Peki Hereford haritası neden düz ve yuvarlak?

Orta Çağ insanlarının düz Dünya’ya inandığını göstermek için bazen Hereford Mappa Mundi’si kullanılır. Katedralin koruduğu bu 13. yüzyıl haritası, büyük bir yüzey üzerinde yerleri, tarihî ve dinî anlatıları bir araya getirir. Merkezinde Kudüs bulunur. Modern bir kara yolu haritasına benzemediği açıktır; fakat onu hazırlayan kişinin gezegeni bir tabak sandığı sonucu, bu görüntüden otomatik olarak çıkmaz.

Haritanın koruyucusu Hereford Katedrali, eseri coğrafi olduğu kadar ruhani bir dünya anlatımı olarak tanıtır. Bu işlev, neden yalnız ölçek ve mesafe aramanın yetersiz kalacağını açıklar. Bir kentin merkeze yerleştirilmesi, o kentin anlamını da anlatabilir. Haritanın okura verdiği öncelikler, ölçülebilir uzaklıklarla sınırlı değildir. Yüzeyin biçimiyle çizimin konusu arasındaki ayrımı burada da korumamız gerekir.

Bugün duvara astığımız dünya haritası da düzdür. Bu, onu basan kişinin gezegenin düz olduğuna inandığını göstermez. Elbette bu basit karşılaştırma, bütün Orta Çağ haritalarının aynı amaçla yapıldığını veya modern izdüşümlerle çalıştığını söylemez. Sadece ilk çıkarımın neden geçersiz olduğunu gösterir. Bir resmin düz bir malzeme üzerinde bulunması ile resmin fiziksel bir düz Dünya modeli sunması ayrı şeylerdir.

Hiç mi düz Dünya savunan yoktu?

Vardı. Altıncı yüzyılda yazan Kosmas’ın Hristiyan Topografyası, bunun açık örneklerinden biridir. İkinci kitapta yeryüzünü uzunlamasına bir taban, göğü de onun üzerinde yükselen bir örtü gibi anlatır. Kutsal çadırın düzeniyle evrenin yapısı arasında bağ kurar. Metinde bunlar yalnız şiirsel süs olarak durmaz; yazar nasıl bir dünya düşündüğünü açıklamaya çalışır ve küresel anlayışa karşı çıkar.

Kosmas’ı görmezden gelerek “hiç kimse düz düşünmedi” demek de tarihî tabloyu bozar. Fakat onun görüşünü bütün bir binyıla yaymak, aynı dönemin farklı metinlerini ortadan kaldırmak olur. Bir yazarın bir görüşe karşı çıkması, o görüşün başkaları tarafından savunulduğunu da gösterir. İtirazın varlığı, tek sesli bir geçmişin değil, ayrışan açıklamaların işaretidir.

Burada sayılara ihtiyacımız olmayan bir mantık hatası vardır. Elimizde bir düz Dünya savunusu bulunması, herkesin onu benimsediğini kanıtlamaz. Tıpkı elimizde bir küre kitabı bulunmasının bütün köylerde aynı dersin okutulduğunu göstermemesi gibi. Kaynakları kendi çevrelerine yerleştirdiğimizde, büyük genellemeler yerine daha sağlam ve daha sınırlı bilgiler elde ederiz.

Gezegenin öteki tarafı mı, oradaki insanlar mı?

Yanlış anlaşılmanın bir başka kaynağı “antipodlar” tartışmasıdır. Dünya’nın karşı tarafında yer bulunması ile orada insanların yaşaması, eski metinlerde her zaman aynı soru değildir. Bristol Üniversitesi’nde Pablo de Felipe’nin araştırması, erken ve Orta Çağ Hristiyan yazarlarının bazı tartışmalarında asıl meselenin karşı taraftaki varsayımsal insanlar olduğunu vurgular. Bu insanların ortak insanlık ve kurtuluş anlatısındaki yeri, coğrafi biçimden farklı bir sorundur.

Sonraki bir okur, “orada insanlar yaşayamaz” itirazını “orada bir yer olamaz” şeklinde özetlediğinde önemli bir ayrım kaybolur. Bir cümlenin neyi reddettiğini doğru belirlemeden onu düz Dünya kanıtı olarak kullanmak bu yüzden risklidir. Yerleşilebilirlik ile biçim aynı önerme değildir: Bugün bir bölgenin insan hayatına elverişsiz olduğunu söylememiz de o bölgenin varlığını veya gezegenin şeklini reddettiğimiz anlamına gelmez.

Kolomb hikâyesine sonradan eklenen zafer

De Felipe’nin çalışması, bu yanlış portreyi yalnız on dokuzuncu yüzyılda bir kişinin başlattığı bir masala indirgemez; köklerini daha önceki dinî ve tarihî tartışmalarda da arar. Washington Irving’in Kolomb anlatısıyla ilişkilendirilen yaygın açıklama, böylece daha uzun bir aktarım sürecinin içine yerleşir. Demek ki düz Dünya hakkındaki yanlış bir tarihi düzeltirken, onun yerine başka bir tek kahramanlı başlangıç hikâyesi koymamak gerekir.

Kolomb’un yolculuğunu anlamak için onu Dünya’nın yuvarlaklığını keşfeden kişi yapmamıza ihtiyaç yoktur. Onun zamanından önce yazılmış bir astronomi kitabı, bu rolü zaten imkânsız hale getirir. Yolculuğun önemi başka sorularla araştırılabilir; hangi ülkelere ulaşılacağı, yolun ne kadar süreceği ve karşılaşılan yerlerin nasıl yorumlandığı bunlardan bazılarıdır. Bir olayın tarihî önemini korumak, ona hiç üstlenmediği bir bilimsel zafer yüklemeyi gerektirmez.

Başlıktaki sorunun cevabı bu yüzden açık: Hayır, Orta Çağ’da herkes Dünya’yı düz sanmıyordu. Ama daha iyi hikâye yalnız bu düzeltmeden ibaret değil. Paris’te dolaşan bir ders kitabı, Gazne’de hesaplanan yön, bir katedral haritası ve Kosmas’ın itirazı yan yana geldiğinde, geçmişteki insanların farklı işler için farklı dünya tasvirleri kullandığını görürüz. Bir sonraki bölümde genellemeleri bırakıp belirli bir ölçüme gideceğiz: İki şehirdeki gölgelerden dünyanın büyüklüğüne uzanan Eratosthenes hesabına.

Kapak, bir halkalı küre ile el yazmasını buluşturan yapay zekâ destekli çağdaş bir illüstrasyondur; belirli bir müze nesnesinin veya tarihî odanın fotoğrafı değildir.

DOSYA NOTU

Bu içerik alternatif bir iddianın kültürel izini sürer; bilimsel kanıt iddiası taşımaz.

OKUMA KAYDI

Bu dosyayı tamamladın mı?

İşaretlediğinde bu tarayıcıda okuduğun dosyaları ve seri ilerlemeni hatırlayacağız.

YAZI DİZİSİ

Düz Dünya Dosyası: Ufkun Ötesinde Ne Var?

Eski dünya tasvirlerinden modern düz dünya hareketine, buz duvarı anlatılarından gözlem ve deneylere uzanan 24 bölümlük kaynaklı okuma.

3 / 24
KISIM Iİnsanlar dünyayı nasıl hayal etti?
  1. 01Dünyanın Bir Kenarı Olduğunu Düşünmek: Eski İnsanların EvreniOKU →
  2. 02Gökyüzü Bir Kubbe miydi? Antik Metinlerde Yukarıdaki DünyaOKU →
  3. 03Orta Çağ’da Herkes Dünya’yı Düz mü Sanıyordu?OKUNUYOR
  4. 04İki Şehir ve Bir Gölge: Eratosthenes Dünya’yı Nasıl Ölçtü?OKU →